Şşşt!

"Şşşşt!" dedi buçukluk arkadaşlarına, işaret parmağını ağzının üzerine getirerek, heyecan ve uyarı dolu gözleri eşliğinde.

Sessiz olmalılardı, çünkü o an için yapılabilecek en mantıklı şey gibi görünüyordu. Gereksiz yere çıkabilecek en ufak bir ses bile bu koca mağarada yankılanarak nefes dolusu bir haykırışa dönüşebilir ve rahatsız etmek istemedikleri şeylerin dikkatini üzerlerine çekebilirdi. Hem ayrıca bu kadar yolu -üstelik bu iki cücenin dırdırlarına rağmen- boşu boşuna gelmemişti.

Neri Onar'daki evini terk edişi daha dün gibi aklındaydı. Yine her zamanki gibi yorucu bir günün ardından akşam vakti şekerli birasını içtiği hana uğramış, bir iki kadehten sonra kafası da demlenince kasabaya ara sıra uğrayan yaşlı bir gezginin anlattığı eğlenceli bir hikayeye dikkat kesilmişti.

Yaşlı adam sürekli altınların güzelliğinden, parıltısından ve cazibesinden bahsediyor gibi geliyordu Doras'a. Belki de diğer kısımları duymak istemiyordu. Elbette öyleydi! Doras için her zaman hikayenin en eğlenceli kısmı kahramanın altınları kucakladığı mutlu son olmuştu ve bu hazine her zaman öylesine çoktu ki, kahraman hiçbir zaman tamamını taşıyamaz, çoğunu orada, ejderhanın ininde bırakırdı. Hikayenin bu bölümünde Doras hep orada olmak, biraz da kendisi için altın almak isterdi.

Ama kahraman, asla öldürdüğü o korkunç canavarın kalbini göğsünden söküp almayı da ihmal etmezdi hani. Daima bir ejderha kalbi için yer vardı. Ne de olsa bu kalp döndüğünde ona fazlaca, hatta istediğinden bile fazla ün getirecekti.

Hep öyle değil miydi zaten... Tüm kahramanlar alçak gönüllüydü. Bir şeyi, kendisine ikram edilmeden istemez, fazlasını ise daima geri verirdi.

Sonra, öldürdüğü düşmanlarının üstünü aramayı aklına bile getirmezdi. Her hikayede en az elli-altmış kişi öldürmesine rağmen. Kötü adamların üzerinde ne olduğunu kim bilebilirdi ki? Ne de olsa onlar kötü adamlardı. Elbet bir yerlerden çaldıkları, ya da gasp ettikleri birkaç altın sikke vardı. En kötü ihtimalle bir yerlere sakladıkları hazinelerinin haritasını ceplerinden birinde taşıyorlardı. Kahramanlar ne kadar da aptaldı!

Doras yaşlı adamın ocak başında anlattığı hikayeyi ardında bırakıp, iki kafadar arkadaşının, Neran ve Teread'ın yanına oturmuştu. İki cüce, demircideki işlerini erken bitirip, bu soğuk günde sıcak bir iki kadeh birşeyler içmek için hana gelmişlerdi. Yine ellerinde ahşap kupalara doldurulmuş sıcak şarap vardı. Neran, tahtanın şaraba ayrı bir lezzet kattığından bahsederdi hep. Doras ise bu tadı bir türlü algılayamamıştı, ve o gün şansını bir kez daha denemek istiyordu. Kirli sakalını düzelterek masalarının yanından geçen hancıya seslenerek kendisi için bir kadeh sıcak şarap istedi. Özel arzusunu de belirtmeyi unutmadı. "Ahşap kadehte olsun, dostum."

Ateşin yanındaki yaşlı adam, o geceki son hikayesini de anlatıp gittiğinde, Doras üçüncü kadehi bitirmişti, ama hala farklı bir tad algılayamıyordu. Denemekten vaz geçerek uzun zamandır kafasında planladıklarını arkadaşlarına açma zamanının geldiğini düşündü.

Artık canına tak etmişti! Burada, bu kasabada, hergün keçilere çobanlık yapmaktan, her sabah; gece yağan karın kapısının önünde oluşturduğu yığını temizlemekten, hep aynı kişileri görmekten, her akşam aynı hikayeleri dinlemekten, her günün sonunda; bin bir zorlukla kazandığı birkaç gümüş parayı buradaki hancıya yedirmekten sıkılmıştı.

Sıkılmıştı artık buralardan, bu küçük kasabadan, Tessia'dan. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, yok yok, daha çok para kazanmak istiyordu. Kazanmak mı? Yok canım, bir kahraman gibi elde etmek istiyordu.

Fikrini arkadaşı iki cüceye açtı, onlar da heyecanla dinlediler. Buçuklukla aralarının iyi olmasına bakarlardı hep. Çünkü ondan başka arkadaşları yoktu. Tessia'da yapacak fazla bir şeyleri de olmadığından -hergün demirci dükkanlarına gidip akşama kadar korların alnında demir dövmekten başka- Doras'ın fikrini kabul ettiler. "Belki daha kaliteli şarap da içebiliriz, her ne kadar bu kirli sakal, şarabının Neri Onar'ın en iyisi olduğunu söylese de" dedi cücelerden biri.

"Hatta Kristal Limanı'na bile gidebiliriz!" diye atıldı buçukluk, kıvırcık saçlarını bir eliyle geriye doğru atarken. "Hranların çok özel bir içkileri olduğunu duydum, bir damlası bile bir fıçı cüce birasına yeğmiş."

Ertesi sabah erkenden hazırlıklara başlamıştı üçlü. Cüceler ortak kullandıkları kovuklarını satıp tümünü altına çevirmişler, 3 tane midilli ve birkaç da ayı postundan kürk almışlardı. Ne de olsa yolları uzundu ve soğuk onları nerede olursa olsun bulacaktı.

Buçukluk ise varını yoğunu satmış -ki bu yetmiş sekiz altından bir kuruş bile fazla değildi- bolca erzak ve bunları yüklemek için orta boy bir kızak almıştı. Yola çıktıklarında kendi midillisini kızağa koşmuş, erzakların da üzerine kendisi oturmuştu. Kendini böyle daha büyük hissediyordu.

Yanlarına silah ve zırh almayı da ihmal etmemişlerdi. Cüceler, üçü içinde sağlam zırhlar dövmüşlerdi ellerinden geldiğince. Pek bir alımlı tarafı yoktu zırhların ama yine de işe yarıyordu işte. Neran kendine bir çekiç almış, Teread ise uzun zaman önce dövdüğü iki ağızlı bir baltayı sırtına vurup yola koyulmuştu. Buçukluk da beline astığı bir arbalest ve bir kısa kılıçla dolanıyordu ortalıkta.

Başlangıçta her şey yolundaydı, hatta eğlenceli bile denebilirdi. Yağan kar bile onların eğlencesini bozamıyordu. Üçlü, geceleri soğuktan korunmak için yanlarında getirdikleri çadırı kuruyor, birbirlerine altınlar ve ejderhalarla dolu hikayeler anlatıyordu. Çoğu o an uydurulmuş gibi geliyordu kulağa ve üçünün de pek yaratıcılık yeteneği yok gibiydi. Ama olsun, dinlemeye değerdi. Çünkü hiçbiri hayatında ejderha görmemişti. Hatta ejderha şöyle dursun, ejderhayı gören, duyan birini bile görmemişlerdi. Dünyaları Tessia'dan ibaretti. Neyse ki artık her şey değişecekti.

Ekip önce Yalnız Irmak boyunca kuzeye doğru yol almış, An Nimeni sınırına kadar dayanmıştı. Epeyce yol aldıklarına kanaat getirip birkaç gün burada bir kasabada konaklamaya karar verdiler. Ne de olsa An Nimeni pek tekin bir yer değildi. Zaten bu üç yarımadamın -ki insanlar cücelere ve özellikle buçukluklara böyle diyordu- o koca düzlükte, yalnız başına gezmesi yeterince tehlikeli değilmiş gibi, bir de az olan savaşma şanslarını da yorgun argın yola devam ederek tamamen yitirmek istemiyorlardı. Gerçi kendilerine sorulsa tüm Kyra'nın en iyi savaşçıları onlardı. Hele Doras, laf vuruşmadan açılınca mangalda kül bırakmıyordu. Aslında hiç yaşamadığı dövüşlerde, düşmanlarını nasıl da alt ettiğini anlatıyordu iki cüceye. Bazen de yaşlı adamdan dinlediği hikayelerden alıntılar yapıyor, kendini kahramanın yerine koyup, öyle anlatıyordu. Cüceler de, bazen inanmasalar bile, eğlenceli olduğundan olacak bozmadan dinliyorlardı.

Biraz erzak takviyesi yaparak o küçük kasabayı terk ettiklerinin beşinci gününde, tam da Kharud Liru'ya yaklaşacakken Doras'ın midillisi soğuğa ve yolculuğa daha fazla dayanamayarak öldü.

Ama hayvanı israf edecek de değillerdi. Zaten o kadar da lüksleri yoktu. Erzakları azalmıştı ve yolları üzerinde hiçbir kasabaya rastlayamamışlardı. Cüceler yoldan saptıklarını düşünmelerine rağmen bunu söyleyemiyorlardı. Doras ise inatla doğru yolda olduklarını iddia ediyordu. İzledikleri yol konusunda ikilik yaşayan ekip midilli konusundaysa hemfikirdi.

Hayvanı bir güzel kesip, yaktıkları ateşte pişirerek yediler. Üstelik Doras hayvanın derisini ustaca yüzdüğünden, iyi bir alıcı bulduklarında satarak para bile kazanabilirlerdi. Güzel bir uykunun ardından sabah erkenden yola koyulmak için üçü de çadırın içine girdi.

Ölen midilliyi yemelerinin üzerinden dört gün geçmişti ki, ekip Aarahn'dan gelen bir kervanla karşılaştı. Tüccarlarla sıkı bir pazarlığın ardından midillinin derisini satmayı başarmışlardı. Tabii bunda, pazarlığı Doras'ın yapmasının büyük payı vardı.

Tamı tamına yedi gümüş sikke kazanmışlardı ve bu Doras'ın çobanlıktan bir günde kazandığına eşitti. Buçukluk, aklına çobanlık yaptığı günler gelince bir kez daha ne kadar doğru bir karar alıp Tessia'yı terk ettiğini düşündü ve para kazanmanın verdiği neşeyle yollarına devam ettiler.

Aynı günün akşamı, üçlü kamp için çadırı kurdukları sırada kuzeydeki alaca ufuktan birinin yaklaştığını gördüler. "Ben hallederim" diye atıldı Doras, belindeki kılıcını düzeltirken. Çünkü sabahki pazarlıktan anlaşıldığı gibi yabancılarla konuşmakta oldukça başarılıydı.

Yaklaşan siluet iyice belirginleştiğinde gelenin insan bir tüccar olduğu anlaşıldı. Sol omzundan aşağı sarkan kızağının ipini var gücüyle çekerek geliyordu. Oldukça yaşlı görünen bu adam zararsız gibi görünüyordu.

"Selam ufak adam!" dedi yaşlı tüccar. Doğrudan söze girdi "Alış-veriş yapmak ister misin?"

"Nelerin var bakalım?" diye yanıtladı buçukluk, ilgilenmeyen bir tavırla. Oysa ki merakı yüzünden rahatlıkla okunabiliyordu.

"İlgini çekeceğinden emin olduğum bir şey var..." dedi tüccar kalın kürkünün içine gizlediği kesesinden rulo yapılmış bir harita çıkarırken.

Çıkardığı bir hazine haritası gibi gözüküyordu. Oldukça eski bir haritaydı ve üzerindeki yazılar zorlukla seçiliyordu. Ama yine de işe yarardı. Tüccar bir yandan haritayı ekibe gösterirken bir yandan da gerekli açıklamaları -biraz da ballandırarak- anlatıyordu.Üçlünün ve özellikle de Doras'ın gözleri fal taşı gibi açılmış, tüccarın anlattıklarını masal dinleyen bir çocuk gibi dinliyordu.

Kısa bir pazarlığın ardından anlaşma yapılmış ve yirmi dokuz altın karşılığı üçlü haritayı satın almıştı.Tüccar da yoluna devam etmişti, altınları bile saymadan.

Haritayı çizmesinin içine sokarken "Burada güvende olur" dedi Doras. Cüceler de ses çıkarmadan, başlarıyla onaylayarak yatmak üzere doğruca çadıra daldılar.

Üçlü haritanın gösterdiğine dayanarak, rotalarını Kristal Limanı yönünden Ihruul Osin'e doğru çevirmişti. Kuzeyin bile kuzeyindeki o dağlara. Ama buna değerdi, çünkü işin sonunda sandık dolusu altın vardı. Nereden mi biliyorlardı? Tüccar söylemişti ya!

Günler süren yolculuklarını, bulacakları altının miktarını tahmin ederek güzelleştiriyordu üçlü. Teread "olsa olsa 3 sandık olur" diyordu içinden. Bir ejderha inini terk ederken daha fazlasını arkasında bırakmazdı.

Neran ise "Ya ejderha hala or'daysa?" diyerek endişesini açıkça belli etmişti yol boyunca ne zaman hazine konusu açılsa. Her seferinde de Doras "Eğer hala or'daysa son günlerini yaşıyor çünkü, Muhteşem Doras Isenen onu öldürmeye geliyor!" diyordu belinde sallanan kılıcı bir çırpıda kınından çekip havada ileri geri sallayarak. Böylelikle yol arkadaşının kafasındaki şüpheyi ortadan kaldırıyor ve özgüvenini biraz daha pohpohluyordu.

Ekip, Serinsu'dan mataralarını dolduralı iki gün olmuştu ve artık Ihruul Osin uzaklardan da olsa seçilebiliyordu. Harita doğrultusunda, seyrek bir ağaçlığın içinden ilerlerlerken önlerine çıkan bir grup haydut tarafından yolları kesildiğinde üçü de oldukça heyecanlanmıştı ancak, silahlarını da çekmeyi de bilmişlerdi. Kısa bir dövüşün ardından -ki ekip beş hayduttan ikisini yaralamayı başarmıştı- haydutlar tüm mallarına ve paralarına el koyup, ufaklıkları salıvermişti. Tüm paraları ve tüm erzakları, hatta iki midilli bile gitmişti ancak bir şeyi almayı unutmuşlardı. Haritayı!!!

Doras, zafer kazanmış bir kahraman edasıyla çizmesinin içine sakladığı haritayı çıkardı ve arkadaşlarına seslendi: "Ha'di! Hemen yola koyuluyoruz"

Durmaksızın bir buçuk gün daha ilerledikten sonra ekip haritadaki işaretli mağaraya sonunda varmıştı. Oldukça büyük ve heybetli görünüyordu. Ağzı da bayağı genişti. Kim bilir içinde ne kadar çok altın vardı?

Haydutlarla yaşadıkları tecrübe onlara bir şeyler öğretmiş olacak ki mağaraya yönelmeden önce bir gün boyunca girişi gözlemeye koyuldular. Ejderha olup olmadığından emin olmak istiyorlardı. Gerçi üçü de ejderhayı hayal edebildikleri derecede tanıyabilirlerdi. Neran için bir ejderhanın kanat genişliği en az kırkbeş metreydi. Terean ise hayal bile edemiyordu.

Uzun bekleyişleri akşama doğru sona erdi.Genç bir kızıl ejderha kuzey ufkundan uçarak yaklaştı, önce mağaranın girişindeki düzlüğe kondu ve yavaşça içeri girerek karanlıkta kayboldu. Doras korktuğu kadar büyük ve tehlikeli olmadığını düşündü ejderhanın. Eğer haydutları bile yaraladıysa ejderhayı da kanatabilirdi herhalde. Ama henüz erkendi, önce gece olmalı daha sonra içeri girmeliydiler.

Sonunda hava kararmış, koyu mavi gökyüzündeki yıldızlar ekibe tepelerinden göz kırpıyordu. Doras zamanın geldiğini düşündüğünde arkadaşlarına işaret verdi ve yola koyuldular. Kısa bir tırmanışın ardından mağaranın ağzından içeri girmeyi başardılar.

"Şşşşt!" dedi buçukluk arkadaşlarına işaret parmağını ağzının üzerine getirerek, heyecan ve uyarı dolu gözleri eşliğinde. "Sessiz olmalıyız."

"Bir şey görebiliyor musun?" diye sordu cüceler Doras'a.

"Evet!" diye yanıtladı büyük bir heyecanla. "Az ileride iki sandık görüyorum ve ikisi de ağzına kadar dolu! Sıcaklığını bur'dan bile hissedebiliyorum." Sesini olabildiğince alçaltarak devam etti.

"Sakın ses çıkarayım demeyin."

Neran onaylar biçimde başını salladı. Terean da aynını yapacaktı ki karanlıkta bir taşa takılıp yuvarlandı. Zırhı zemindeki taşlara çarparak büyük bir gürültü kopardı. Kalkanıysa yuvarlanarak uyuyan ejderhanın burnuna çarptı ve canavarın alev gibi gözlerini şiddetle açmasına neden oldu.

"Kahretsin!" dedi Doras büyük bir öfkeyle, ne kendisinin ne de cücelerin birer kahraman olmadığının farkına vararak.